14 Aralık 2011 Çarşamba

Farklı Bakmak, Farklı Görmek, Farklı Düşünmek

'' Diplomatın biri, fakir bir adamın yanına gider ve

-"Oğlunun evlenmesini sağlayabilirim" der.
- Oğlumun hayatına asla karışmam...
- Ama, kız Lord Rothschild'in kızı...
- Haaa! O zaman başka...

Diplomatın ikinci durağı, Lord Rothschild'in yanıdır.

- Kızınız için bir kısmet buldum Lord'um..
- Benim kızım evlenmek için henüz çok küçük...
- Ama, bu delikanlı halihazırda Dünya Bankası Başkan Yardımcısı...
- Bak o zaman başka...

Diplomat, Lord'un yanından ayrıldıktan hemen sonra soluğu Dünya Bankası Başkanı'nın yanında alır.

- Size başkan yardımcısı olarak tavsiye edeceğim, çok iyi bir delikanlı var.
- Şu an zaten ihtiyacımdan çok başkan yardımcım var, gerekmez...
- Ama, bu çocuk Lord Rothschild'in damadı...
- Bak o zaman oldu... Gelsin başlasın...




----------------------------------------

Farklı bakmak farklı düşünmekfarklı çözümler bulmanızı sağlar

-----------------------------------------

NASA uzaya astronot gönderdiğinde tükenmez kalemlerin yer çekimi olmayan ortamda çalışmadığını fark etti. Yerçekimi olmadığı için mürekkep kağıdın üzerine akmıyordu.

Bu problemin çözümü NASA'ya on yıla ve 12 milyon dolara maloldu. Öyle bir tükenmez kalem ürettiler ki bu kalem, yerçekimsiz ortamda, yukarı yönde, suyun altında ve sıfırın altından 300 C'ye kadar olan sıcaklıklarda yazı yazmaya olanak sağlıyordu.

Peki Ruslar ne yaptı...?? Kurşun kalem kullandılar.

------------------------------------------

Bu kadar basit!

Fakat üzülmeyin, bakış açınızı değiştirirseniz ne harcadığınız para boşa gider, ne harcadığınız zaman..

Zira Amerika'lılarda da öyle oldu. Uzayda yazan tükenmez kalemi bulmak aynı zamanda mürekkep püskürten yazıcının bulunmasına da sebep oldu ve Amerika'lılar harcadıkları paranın en az 100 bin katını kazandılar.

-----------------------------------------

Her problemin hem basit hem de uzun bir çözümü vardır. Hangisini seçeceğinizi vakit sıkıntınıza göre ayarlayın artık :)

-----------------------------------------

Ben insanların bakmadığı yere bakarım, onun için de görmediklerini görürüm.
HaKan...

Benim gibi kitap kurtları böyle bir yastığın ne kadar
hayati öneme sahip olduğunu anlamıştır.

Güneşe Doğru Zıplamak


Karamsar olmak zor değil, zor olan çılgın bir fırtınadan sonra gökkuşağı gibi gülümseyebilmektir… 
Kucaklamaya kollarının yetmeyeceği bir ağaç, bir tohumla başlar.
 
En uzun yolculuklar ise, bir adımla başlar.
 
Gerçek sevgiler ise, bir tebessümle başlar…
 
Annem her fırsatta çocuklarına, güneşe doğru zıplamalarını öğütlerdi.
 Güneşe ulaşamazdık ama hiç olmazsa ayaklarımız yerden kesilirdi.

Z.N. Hurston

17 Ekim 2011 Pazartesi

Steve Jobs: Başarısının Sırları


Steve Jobs,
bir deha daha aramızdan ayrıldı. Ama onun tarzı sonsuza dek yaşayacak. Onun tarzının ayrıntılarının, daha doğrusu onun başarısının ayrıntılarına hep birlikte göz atalım;
Mükemmeli Hedeflemek:
Jobs’ın en önemli özelliklerinden biri mükemmele odaklanmasıydı. 90′ların sonunda verdiği bir röportajda şöyle diyordu: “Mac’in çok satacağına inanıyorduk ancak Mac’i başkaları için değil, kendimiz için tasarladık. Yani, tasarımımızın ne kadar iyi olduğuna karar verecek olan da bizlerdik. Piyasaya çıkıp pazar araştırmaları yapacak değildik. Sadece yapabileceğimizin en iyisini yapmak istedik.”
Jobs, teknoloji ürünleri tasarlamayı iyi bir marangoz olmaya benzetir: “Kestane ağacından güzel bir komodin yapacaksınız. Arka taraf duvara yaslanacak, kimse görmeyecek diye, mobilyanın arkasında sunta mı kullanırsınız? Siz kalitesiz malzemenin orada olduğunu bileceksiniz, sırf bu yüzden arkaya da öne kullandığınız gibi, güzel bir parça tahta seçersiniz. Akşam sakin kafayla uyumanız için, estetiğin ve kalitenin her aşamada olması gerekir. Apple’ı diğer firmalardan ayıran bir özellik de Jobs ve üst düzey yönetiminin ‘idare eder’ veya ‘yeterince iyi’yle yetinmemesi. Çalışanların her birinden beklenen her gün mükemmele ulaşmak üzere performans göstermek. Çevresindekilere hep daha iyiye gitmek için önerisi şu oldu: iyi birşey yaptığınızda bunun üzerinde fazla durmayın, daha da iyisini yapmak için çalışın, hep bir sonraki adımın hayalini kurun.
Noktaları Birleştirmek:
İlk Mackintosh bilgisayarı, ‘bu bilgisayarı kim satın alır, kimin böyle bir bilgisayara ihtiyacı olur’ diye hesaplayarak değil, kendi ve arkadaşları için bir kişisel bilgisayar tasarlamak için geliştirdi. Sadece üretimde ve ticari kurumlarda kullanılan oda büyüklüğündeki bilgisayarların bilgi kapasitelerinin arttırılıp ebatlarının küçültülebileceğine inandı ve PC’lere ilham kaynağı olan ilk Mackintosh’u tasarladı. Kendi kişisel gelişimi daha da önemlisi keyif aldığı için, üniversitede aldığı bir kaligrafi dersinin Mackintosh’u tasarlarken nasıl da yardımına koşacağını yıllar öncesinden ön göremezdi. Kaligrafi sayesinde, estetik basımın bilgisayarla buluşmasını sağladı. Bu ders olmadan, çoklu punto ve orantılı mesafeli harfleri tasarlamak çok daha uzun zamanını alabilir, kişisel bilgisayarların gelişimi en az birkaç sene gecikebilirdi.
Geçmişte edindiği bilgileri yaşamının ilerleyen zamanlarında bir gün değerlendireceğine inandı. ‘Noktaları birleştirmek’ adını verdiği bu geçmişle gelecek arasında bağ kurma yeteneği onu hep ileriye götürdü. Gerektiğinde, geçmişten gelen engellere değil, bilgi ve deneyim birikimine bakmayı ihmal etmedi. Hep başını geleceğe doğru çevirdi, yeniliklere tam anlamıyla açık oldu. Engellere, insanların yapamazsınlarına, önüne çıkan her türlü kısıtlamaya boş ver dedi.
Odaklanma ve Yalınlık:
Jobs’ın en önemli mantralarından biri kompleks konuları yalınlaştırmadaki başarısı. Komplike tasarımları gerçekleştirmenin çok zor olduğu düşünülür. Ancak, bundan daha da zor olan komplike bir fikri basit bir şekilde sunmaktır. Apple ürünlerinin arkasındaki inanılmaz güç tam bundan kaynaklanmakta. Kompleks bir teknolojiye basit aygıtlar ve yalın bir tasarımla ulaşıyoruz.
Değişime İnanmak:
Daha iyi şeylerin yapılabileceğine, herşeyin geliştirilebileceğine inanmak Jobs’ın iş yapış biçimiydi. Bu yaklaşımıyla büyük resmi gördü ve teknoloji sektörünü yerinden oynatan inovasyonlar yaptı.
Bilgisayar sadece teknik adamların kullandığı bilgi bankası olmaktan çıktı, ofisimize ve evimize girdi, yüzyıllarca elde yapılan çizimler, tasarımlar, yazılar birden bilgisayarda yapılır hale geldi. Kasetler, CD’ler, DVD’ler ortadan kalktı, müzik ve filmler avucumuza sığan aletlerde yanımızda her yere taşıyacağımız eğlence kaynaklarımız oldu. Telefon ve bilgisayarın sabit olmasına gerek yoktu, mobil olmaya alışan biz insanların internetin gelişimiyle her yerden bilgiye ulaşması mümkündü. iMac, iPod, iTunes, iPhone, iPad derken Steve Jobs kendine bir ‘iWorld’ yaratmış oldu.
Müşterilerin Bir Adım Önünde Olmak:
Son kullanıcı ne düşünür ya da bunu nasıl kullanır yerine, kendini son kullanıcının yerine koydu, ben bunu nasıl kullanırım’a odaklandı. Bu yaklaşım Apple’ı ürünlerinin çoğunu müşteri ihtiyaçları ve geribildirimleri üzerine kuran teknoloji firmalarının önüne geçirdi. Jobs, kendine bağlı milyonlarca müşterisinin ihtiyaç ve isteklerini insanların hayal bile edemediği yeni oyuncaklar tasarlayarak giderdi. Her bir inovasyon bir öncekini geliştirdi, Jobs’ın hayalleriyle inşa ettiği yeni teknoloji hem kişisel hem de profesyonel hayatımızın içine kolayca oturdu. Mac, birçok farklı özgeçmişe sahip profesyonellerin kendi alanlarındaki çalışmalarına özgürlük getirdi, hayal güçlerini daha kolay kağıda ve ardından hayata geçirmelerini sağladı.
İnsanları Geliştirmek:
Steve Jobs statükoyu kabul etmeyen bir liderdi. Çalışanlarının da mevcut sınırları zorlayan, dünyayı değiştirmek için aç gözlerle çevresine bakan, fikirleriyle inovasyonları şekillendiren kişiler olmasını isterdi.
“Üst düzey birini işe aldığımda, kişinin yetenekli olması önceliğimdir. Kişi çok akıllı olmalıdır. Ancak, asıl konu: ‘Kişinin Apple’a aşık olup olmayacağıdır.’ Eğer bu yönetici Apple’a aşık olursa, herşey yerli yerine oturacaktır. O zaman kendisi için değil, Steve için değil, Apple için en iyi olanı yapmayı isteyecektir.”
Zorlu dönemlerde tüm işaretler aksini gösterse de, bir hedef uğruna uzun süre sıkı çalışmak Apple’daki üstün yeteneklerin ortak özelliği. Jobs, 2000′li yıllarda hızla kurulup kısa sürede iflas eden teknoloji start-upları için de benzer bir saptamada bulunmuştu: Başarılı girişimcileri başarısızlardan ayıran sebat edip etmemelerinde gizliydi.
Jobs, kendi gibi çalışanlarının da sonuç odaklı olmasına önem verirdi. Yöneticilerin çalışanlarının her adımını dikte ve takip ettiği bir sistem yerine, bağımsız hareketlerin desteklendiği, özgür düşüncenin beslendiği bir çalışma ortamının yeteneği geliştireceğini vurgulardı. Jobs, Apple’ın en popüler sloganlarından ‘farklı düşün’ ile özetlediği gibi, en güvenli ve bilinen yolu seçmenin kimseyi ileriye taşımayacağına inanıyordu. Ona göre, takım çalışmalarında cesur seslere, kimi zaman marjinal, kimi zaman absürd gelebilecek fikirler duyulmalı hatta geliştirilmeliydi. Yaratıcılık ve üstün performans, sıkı kurallar ve şirket politikalarıyla bastırılmamalıydı. Her çalışan şirkete, ürünlere kendinden bir şeyler katıyor olmalıydı.
Çok Yönlü Düşünmek:
Jobs, en güçlü rakibi Microsoft’u alkışlarken, firmanın ve Bill Gates’in dar düşündüğünün altını çiziyordu. Gates’in daha geniş düşünen ve gerektiğinde çılgınca şeyler yapmaya cesareti olan bir lider olmamasını yanlış buluyordu. Hatta bir görüşmesinde ‘keşke Gates aktivistlere katılıp asit dökseydi veya gençliğinde bir Hint mabedine sığınsaydı, o zaman daha geniş düşünebilirdi’ diye bir açıklama yapmıştı.
1993 yılında Wall Street Journal’a verdiği bir röportajda ölürken ne noktada olmak istediğini şu şekilde ifade ediyor:
“Mezarda dünyanın en zengin adamı olmak bana bir şey demiyor. Benim yapmak istediğim şey; her gece yatağa yatıp bugün mükemmel bir şey yaptık diyebilmek.”
Muhtemelen Jobs uykuya dalmadan her gece kendi kendine bu sözleri tekrar etti ve dünyaya sunduğu ürünlerin tatminiyle uykuya daldı. Ancak, son uykusuna da dünyanın en zengin adamlardan biri olarak dalmayı başardı: onun paha biçilmez serveti hayal gücü, azmi ve teknoloji dünyasına kazandırdıklarıydı.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Hedefleriniz Gerçekleşmediğinde...


“Amacımızı elde edememek, bazen asıl gerçek amaçlarımızı elde etmek anlamına gelebilir”

Yukarıdaki söz Anthony Robbins’in çok güzel sözlerinden biridir. Bu sözle bağlantılı küçük bir hikaye paylaşmak istedim sizinle…

Bir zamanlar fakir bir Yunanlı, bir bankada kapıcı olarak işe başvurmuştu. İnsan kaynakları yöneticisi, biraz da aşağılayarak “Yazmayı biliyor musun?” diye sordu.
Yoksul Yunanlı, “Sadece ismimi” diye yanıt verince, işe kabul edilmedi.
Aradan yıllar geçti ve Wall Street’te düzenlen bir basın toplantısında, ünlü Yunanlı işadamına şu soru soruldu: “Anılarınızı yazmayı düşünüyor musunuz?”
Yunanlı işadımı, “Ben yazamam” karşılığını verince, gazeteciler şaşırdı. Ancak Yunanlı işadamı devam etti: “Eğer yazabilseydim, şimdi kapıcı olacaktım.”

- Bu hikaye Hilton Otellerinin kurucusu Condrad Hilton’un 1964 basımlı “Be My Guest” ( Konuğum Ol) adlı kitabından alınmıştır. Capital Haziran sayısı syf: 60′ta bu kitapla ilgili daha fazla bilgi bulabilirsiniz.-


6 Nisan 2010 Salı

Donarak Ölen Denizcinin Hikayesi

1950′li yıllarda bir İngiliz şilebi Portekiz’den aldığı Madura şaraplarını İskoçya’ya götürür. Demir attığı limanda yükünü boşalttıktan sonra, şilepte çalışan denizcilerden biri unutulan şarap kolisi kaldı mı diye denetlemek üzere soğuk hava deposuna girer. Onun içerde olduğunu fark etmeyen başka bir denizci ise, kapıyı dışardan kapatır. Soğuk hava deposunda mahsur kalan denizci, var gücüyle bağırır, çelik duvarları yumruklar, ama kimseye duyuramaz sesini. Çakısıyla içerden açmaya çalışır kapıyı, mümkün değildir. Boş şilep, yeni yükünü almak üzere Portekiz’e doğru yola çıkar.

Mahsur denizci, depoda açlıktan ölmeyecek kadar yiyecek bulur. Ama deponun dondurucu soğuğuna fazla dayanamayacağının bilincindedir. Kapıyı açamayan çakısıyla, çelik duvarlara kendisini bekleyen ölüm sürecini yazmaya, daha doğrusu kazımaya başlar. Günbegün, adeta bilimsel bir titizlikle soğuğun vücuduna önce uyuşturucu sonra yavaş yavaş öldürücü etkilerini, el ve ayaklarının nasıl duyarsızlaştığını, donan burnunu ve buz gibi havanın dayanılmaz yakıcılığını anlatır.
Şilep Lizbon’a demir attığında, soğuk hava deposunun kapısını açan kaptan, zavallı denizcinin cesediyle karşılaşır. Duvarlara kazıdığı acılı sonunu okur ve.. kendisi de hayretten dona kalır.
Çünkü soğuk hava deposunun derecesi 19′dur. İskoçya’ya götürdükleri Madura şarapları 18 derecede taşınmayı gerektirmiş, şilep yükünü boşalttıktan sonra soğutma sistemi zaten kapatılmış olup, kendi haline bırakılan deponun sıcaklığı bir derece de yükselmiştir.
Yani biçare denizci donarak ölmemiş, donduğunu sandığı (ya da donacağına inandığı) için ölmüştür.
(Kaynak: Bernard Werber, ‘İzafi ve Mutlak Bilgi Ansiklopedisi’)
Yukarıdaki hikayeyi mutlaka bir yerlerde değişik şekillerde okumuşsunuzdur, özellikle paylaşmak istedim çünkü hikayenin doğru ve aslını kaynağı ile görmenizi istedim.
Bir insan donacağına bütünüyle inandığı için asla donulmayacak hatta üşünmeyecek bir yerde donarak ölmüştür. Bu üzüntülü bir hikaye olmakla birlikte bir yandan da insan zihninin daha çok bilinçaltının neler yapabileceğini bize göstermiştir.
İnsan Zihninin Gücü adlı yazı dizimde elimdeki gerçek hikayeleri ve videoları sizlerle paylaşacağım.
“İnsanların zihninden yeryüzünden kazanılandan daha fazla değerli taş ve altın çıkarılması mümkündür.”
Thomas Edison

2 Şubat 2010 Salı

Bana Yalan Söyle (Lie to Me)


Ben insan psikolojisi ve hipnoz üzerine çalışan, araştırma yapan birisi olduğum için insanların en küçük davranışlarını bile farketmek zorundayım.  Sözgelimi ben bir kelime söylediğimde karşımdakinin hemen o kelimeye verdiği tepkiyi hissederim ve ona göre devam edip etmeyeceğime karar veririm.
Tabii bazı insanlar duygularını saklamayı diğer insanlardan daha iyi beceriyorlar, bu farkı anlamak için çocukları örnek verebiliriz; çocuklar yalan söylediğinde, utandığında veya yanlış bir şey yaptıklarında bunu beden dillerinde açıkça görürsünüz ama büyüdükçe bunu saklamayı öğrenirler. Fakat insanları okumayı bilirseniz büyüklerin de yalanlarını rahatlıkla görebilirsiniz.
Başta dediğim gibi ben bu alanda uzmanlaştığım için dünyada bu konudaki en iyileri bulmak ve onların çalışmalarını takip etmek zorundayım. Klasik beden dili kitaplarından bahsetmiyorum, onları zaten okudum, kaldı ki klasik beden dili kitaplarını okurken de zeki bir okuyucu olmanız gerekiyor, çünkü o kitaplardaki bazı hareketler kendi kültürünüzde işe yarayamayabilir veya bir karşılığı olmayabilir. Fakat küreselleşen dünyada beden dilinin artık evrenselleşmeye başladığını da unutmamak lazım.
paul_ekmanKonumuza dönersek beden dili araştırmaları yaparken Dr. Paul Ekman ile tanıştım, kendisi klinik psikoloji mezunu ve 1948 yılından beri insanların yalan söyleyip söylemediği üzerine çalışıyor. Yaptığı çalışmaları, aldığı ödülleri ve hakkındaki diğer bilgileri öğrenmek istiyorsanız buraya tıklayın. Sitesinde Lie to Me adlı dizinin kendisinden esinlenerek yapıldığını okudum ve hemen Lie to Me dizisini buldum sonra da tiryakisi oldum :)
Paul Ekman beden dilini bir ileri aşamaya taşımış ve insanların (yüz) mimiklerini okuma konusunda uzmanlaşmış. İlginçtir ki yüz ve mimiklerin yalan söyleme olasılığı beden dilinin yalan söyleme olasılığından daha az, şeytan ayrıntıda gizlidir lafı hayatın her alanında olduğu gibi burada da karşımıza çıkıyor.
Bu konuda elimde çok materyal olduğu için bu konuyu bir kaç yazı dizisi şeklinde paylaşacağım ve bazı videoların analizlerini size diğer yazılarımda yapacağım.
İlk önce Foxlife adlı sitenin eklediği, Lie to Me dizisinden bir kaç ipucu alalım.


hor_görmekorku_ifadesimutluluk_ifadesitiksinmeuzuntu_ifadesiofkesaskinlik_ifadesi

7 Ocak 2010 Perşembe

Renklerin Dili - Renkler Konuşuyor

İletişimin iki unsuru vardır, birisi sözlü iletişim diğeri de sözsüz iletişimdir. Biz hep sözlü iletişim üzerine çalışırız, iletişim üzerine yapılan eğitimlerin %90′da sözlü iletişim üzerinedir. Fakat gariptir ki yapılan bilimsel araştırmalar sözsüz iletişimin, sözlü iletişimden çok daha güçlü olduğunu göstermiştir. Yani siz kelimelerle bir şeyler anlatmaya çalışıyorsunuz ama sözsüz iletişim yoluyla daha önceden karşı tarafa yığınla bilgi göndermiş oluyorsunuz.
Peki sözsüz iletişim nedir? Beden dili midir? Hayır. Beden dili sözsüz iletişimin sadece bir parçasıdır. Sözsüz iletişimin unsurlarını sayarsak, Giydiğiniz kıyafetler, taktığınız takılar, (yüzük, saat, kolye vs.) kıyafetlerinizin rengi, ses tonu, beden duruşu, jest, mimikler vs. vs.
Geçenlerde bir beyefendi ile tanıştım, kendisi işinde çok başarılı olmasına (ürettiği el işi ürünlerde) rağmen ürünleri için iş konuşmasına gittiğinde hep red cevabı alıyordu. Fakat kendisinden daha kötü iş çıkaranlar büyük iş anlaşmaları yapmışlardı bile, pek yanlış olan neydi? Ben zaten kendisi ile konuştuğumda yanlış olan şeyi hemen anlamıştım. Çünkü beden dili, giydiği kıyafetler ve tavırları karşı tarafa güvensizlik işaretleri gönderiyordu ve o bunun farkında değildi. Fakat o, “Bunun ne önemi var, ben işimde iyiyim yetmez mi?” diyordu. Doğru söylüyordu, keşke dediği olsaydı ama insanların artık öncelikleri değişti, daha farklı bir dünyada yaşıyoruz, siz de bu dünyada hedeflerinizi gerçekleştirmek veya en azından işinizde başarılı olmak istiyorsanız bu kuralları bilmeli ve uygulamalısınız. Şimdi birazını öğrenmeye başlayalım;
İlk önce size sözsüz iletişimin bir unsuru olan Renklerin Dilinden bahsedeceğim.
Mavi ve Koyu Tonları
Mavi bir kere iştah kapatıcı bir renktir, doğada mavi yiyecek çok ender bulunur. Mavi yiyecekler insana itici gelir çünkü ilk çağlarda atalarımız yiyecek ararken zehirli yada bozulmuş yiyeceklerden uzak durmayı öğrendiler. Genelde bu yiyecekler mavi, mor yada siyah olarak görünüyordu. Bu konuda yapılan deneyler sırasında katılımcılara mavi boya katılmış yiyecekler ikram edildiğinde hemen hemen hepsi iştahını kaybetti. Onun için fast food tarzı yerlerin duvarları, sandalyeleri vs. hiç bir zaman mavi olmaz. Daha çok iştahı açıcı bir renk olan kırmızıyı kullanırlar.
Mavi, sinir sistemini rahatlatır. Rahat düşünmeyi sağlar, Batıda intiharları azaltmak için köprü ayaklarını maviye boyarlar. Duvarları mavi olan okullarda çocukların daha az yaramazlık yaptığı saptanmıştır.  Türkiye’de Renklerin Adamı olarak bilinen Metin Yahya Üster Bursa Setbaşı köprüsünü yaşanan intiharlardan dolayı Marshall sponsorluğunda maviye boyatmış ve istatistiki raporlara göre intiharların azaldığı görülmüş. Ama ne yazık ki geçen gün setbaşı köprüsünden geçerken mavi rengi kaldırdıklarını tekrar koyu bir renge boyadıklarını gördüm.
Gelelim Koyu Mavi‘ye
Önemli, güvenilir ve Ciddi görünmek için kullanılan bir renktir. Kozmik renk olarak kabul edilir; sonsuzluğu, otoriteyi, verimliliği simgeler. O yüzden dünyadaki firmaların yarıdan fazlası logolarında koyu mavi (lacivert) kullanır. Lacivert giyen kişiler kendilerini çok daha karizmatik ve inandırıcı hissederler. İnsanların üzerinde başarılı ve güçlü imajı bırakır.

Bu işe en çok önem veren Amerika Birleşik Devletleri’nin başkanları konuşmalarında arka fon olarak hep bu rengi seçerler. 2008 Amerikan seçimleri kampanyası boyunca her iki adayda hep koyu mavi tonları kullandılar. Obama‘nın web sitesine bakın ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Şimdi bir kaç fotoğrafı inceleyelim.
obama-konusuyor
barack-obama-konusuyor
Bir başka konuşması
Obama Race 2008
Bir başka konuşması, yine aynı fon
Democratic Convention
USA BUSH IRAQ
john-mccain-speech-berlin
2008 Amerikan seçimleri Cumhuriyetçi parti adayı John McCain
hillary-clinton-konusuyor
Hillary Clinton arkafon yerine elbisesinde koyu maviyi tercih etmiş
hillary-clinton
Fakat burada yine arkafona dönmüş :)
Sözsüz iletişim konusunda yaptığım çalışmaları “Liderin Beden Dili” adlı bir kitapta toplayacağım.  Kitaptan güzel bölümleri, aynı bu yazıdaki gibi sizlerle paylaşacağım.
En kısa zamanda bitirmek istiyorum. Bu arada renklerin dilinden devam edeceğiz. Yeni yazı yakında…
Hakan Mengüç