Kendini Kötü Hissettiğinde Okunacak Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kendini Kötü Hissettiğinde Okunacak Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Hedefleriniz Gerçekleşmediğinde...


“Amacımızı elde edememek, bazen asıl gerçek amaçlarımızı elde etmek anlamına gelebilir”

Yukarıdaki söz Anthony Robbins’in çok güzel sözlerinden biridir. Bu sözle bağlantılı küçük bir hikaye paylaşmak istedim sizinle…

Bir zamanlar fakir bir Yunanlı, bir bankada kapıcı olarak işe başvurmuştu. İnsan kaynakları yöneticisi, biraz da aşağılayarak “Yazmayı biliyor musun?” diye sordu.
Yoksul Yunanlı, “Sadece ismimi” diye yanıt verince, işe kabul edilmedi.
Aradan yıllar geçti ve Wall Street’te düzenlen bir basın toplantısında, ünlü Yunanlı işadamına şu soru soruldu: “Anılarınızı yazmayı düşünüyor musunuz?”
Yunanlı işadımı, “Ben yazamam” karşılığını verince, gazeteciler şaşırdı. Ancak Yunanlı işadamı devam etti: “Eğer yazabilseydim, şimdi kapıcı olacaktım.”

- Bu hikaye Hilton Otellerinin kurucusu Condrad Hilton’un 1964 basımlı “Be My Guest” ( Konuğum Ol) adlı kitabından alınmıştır. Capital Haziran sayısı syf: 60′ta bu kitapla ilgili daha fazla bilgi bulabilirsiniz.-


26 Ağustos 2009 Çarşamba

Başkalarının, Çöplerini Üzerinize Dökmesine İzin Vermeyin

Bir bayan anlatıyor;

Havaalanından dönmüşüm, acelem var. Hemen bir taksiye atladım ve yola koyulduk. 15 dakika filan sonra park halindeki bir araba birden önümüze çıktı ve taksici milim farkla çarpmadan arabayı kurtardı.

Arabayı birden önümüze kıran adam birde camdan başını çıkarıp söylenmeye, bağrınmaya başladı. Taksici gülümsedi ve ona içten bir şekilde el salladı. Şaşırmıştım. Taksiciye sordum, 'Neden bunu yaptınız? Adam neredeyse arabanızı mahvedecekti.'

Taksici bana çöp kamyonu ilkesi diye bir şey öğretti. Bir çok insanın çöp kamyonu gibi olduğunu söyledi. "Birçok insan her tarafta çöp dolu bir şekilde dolaşıyor. Bunlar kızgınlık, öfke, reddedilme ve hayal kırıklığı dolular. Çöpleri biriktikçe onu bırakacak bir yere ihtiyaç duyuyorlar ve bazen sizin üzerinizie bırakabilirler. Asla üstünüzüe almamanız gerekiyor. Sadece gülümsemeli, onlar için iyi şeyler temenni etmeli ve yolunuza devam etmelisiniz. Onların çöpünü alıp işyerinize, evinize veya sokaktaki diğer insanlara dağıtmayın."

İncinsen de incitme

Çünkü yüzünü güneşe dönen insan gölge görmez!


16 Ağustos 2009 Pazar

Tuvaletlerde Kalıyordu, Şimdi İse Ferrarisi ile Geziyor - Hüseyin Özer

(ayrıntılı haline http://hakanmenguc.org/huseyinozer/ adresinden bakabilirsiniz)

Annesiyle babası ayrıldığında 6 yaşındaydı Hüseyin Özer. Zor geçen çocukluk yılları ve bir türlü sevemediği köy hayatı onu bunalttı ve 11 yaşında köyünden kaçtı. Artık Ankara'nın sokaklarında kalıyordu, kışları tuvaletlerde yatıyor, yazları banklarda uyuyordu.

Hangi işleri yaptı?

- Çakmaklara gaz dolduruyordu
- Günlük bir lira yevmiye ile pastanede çalıştı
- Bulaşıkçılık yaptı

"Daha sonra Necati Bey Caddesi'nde bir pastanede günlük 2.5 lira yevmiyeyle işe başladım. İlk paramla taksitle siyah bir ceket aldım. Bu arada hâlâ tuvalette kalıyordum. Bir süre sonra İsmet Paşa'da Lale Lokantası'nda iş buldum. Kendime bir kömürlüğü kalacak yer yaptım. İyi para kazanıyordum. Bir külot, çorap, ikinci el ayakkabı ve kot pantolon aldım. Kömürlüğe bir de yatak aldım bir süre sonra. Artık köşeyi dönmüştüm. Biraz daha para kazanınca ranza yaptım kendime."

15 yaşında Ankara dar gelmişti ve İstanbul'a doğru yola koyuldu...

15 - 20 yaş arası lokantalarda çalıştı ve bu arada akşamları ingilizce kursuna gitti.

20 yaşında İngiltere'ye gitmeye karar verdi ve dediğini yaparak yanında 100 lirasıyla Londra'ya gitti. Bir dönercide iş buldu.

Sonra kendi geliştirdi, işi tamamıyla öğrendi, bir yer işletmenin tüm ayrıntılarını kavradı ve...

Devamı aşağıdaki videoda...



14 Ağustos 2009 Cuma

Göz Gerektir Göresi


Adamın biri, ilk defa gittiği bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:

- Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum. Çok yakın olduğunu söylediler.
Çocuk arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:

- Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.
Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.
Çocuk:

- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
- İyi ama, demiş adam. Bunların parktan değil de bir tek ağaçtan gelmediği ne malum?
- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk. Üstelik manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsınız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu da duyarsınız.

Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken fark etmiş onun kör olduğunu.
Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini fark ettiğini.

Işığa hasret gözlerini ondan saklamayı çalışırken:

- Üç yıl önce kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki... Sizinkiler sağlam, öyle değil mi?
Adam çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına doğru yönelirken:

- Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden daha iyi gördüğün...



En son ne zaman bir fincan çayınızla güneşin doğuşunu izlediniz?

Binbir çeşit meyve,
Binbir çeşit çiçek,
Binbir çeşit birbirinden güzel manzara,
Denizler, hava, su, ay, güneş...
Bu güzellikleri görebiliyor muyuz?

Yunus demiş ya; 'Göz gerektir göresi.."




8 Ağustos 2009 Cumartesi

Annem Her Fırsatta Çocuklarına, Güneşe Doğru Zıplamalarını Öğütlerdi


Karamsar olmak zor değil, zor olan çılgın bir fırtınadan sonra gökkuşağı gibi gülümseyebilmektir…
Kucaklamaya kollarının yetmeyeceği bir ağaç, bir tohumla başlar.

En uzun yolculuklar ise, bir adımla başlar.

Gerçek sevgiler ise, bir tebessümle başlar…

Annem her fırsatta çocuklarına, güneşe doğru zıplamalarını öğütlerdi.
Güneşe ulaşamazdık ama hiç olmazsa ayaklarımız yerden kesilirdi.

Z.N. Hurston

7 Ağustos 2009 Cuma

Peşlerinden Gidecek Cesaretiniz Varsa, Bütün Rüyalar Gerçek Olabilir



Walt Disney'in bir hayali vardı, 'Dünyanın En Mutlu Yerini Yapmak'. Bu konuyu dostlarına açtığında dostları neden tutmayacağı hakkında bir sürü ıvır zıvır şey söylediler. Fakat o kafasına koymuştu, tutkusu vardı, bilgisi vardı ve asla vazgeçmeyecekti.

Hayal ettiği yer için bankaları gezdi ve kredi istedi. Sıkı durun, tam 302 banka onu reddetti, onun hayaline inanmadı. Ama vazgeçmediği için nihayet fikrine inanan biri çıktı ve Disneyland'ı kurdular.

Kurulduğu 17 Temmuz 1955'ten bu güne kadar her zaman insanların akınına uğrayan ve insanların 'Dünyanın En Mutlu Yeri' olarak adlettiği Disneyland tek bir adamın hayaliydi ve bu adam hayalinin peşinden sonuna kadar koştu.

Ve bir gün çıkıp şöyle bir söz söyledi;

"Peşlerinden gidecek cesaretiniz varsa, bütün rüyalar gerçek olabilir. Unutmayın her şey bir fare ile başladı." Walt Disney

İşte ben bu sözü dinlerim ve kendime rehber edinirim, çünkü bu sözü söyleyen kelimeler değil bizzat deneyimdir.

Şimdi aşağıdaki videoyu izlemenizi istiyorum ve size şunu soruyorum.
Hayalleriniz için ne kadar ileri gidebilirsiniz?





24 Temmuz 2009 Cuma

Ama Köşesi (Bahanesi Olan Herkes Buraya)



Hayallerinizdeki işe, eşe veya herhangi bir şeye kavuşmak istiyorsunuz,
Fakat sürekli bir ses,
'AMA' ile başlayan cümleler kuruyor.

MERAK ETMEYİN BU HERKESDE OLUR

Ne zaman o 'AMA' sesini duyarsanız bu sayfayı açın ve size uyan 'AMA'yı seçin ve ilgili sayfaya gidin. Bunu arkadaşlarınız için de yapabilirsiniz.


-------------------------------------------------
Bu linki saklayın:
http://tinyurl.com/amakosesi
-------------------------------------------------



AMA KÖŞESİ


Ama benim imkanlarım kısıtlı... o zaman buraya bak
Ama artık bunu gerçekleştireceğime inanmıyorum, hayallerimi kaybettim... o zaman buraya bak
Ama bende o yetenek yok... sen de buraya bak
Ama başarının sırrını bilmiyorum diyorsan buraya bak
Ama dünya kötü, her şey kısıtlı, istesek de yapamayız diyorsan buraya bak
Ama güzel bir konuşmaya ihtiyacım var diyorsan buraya bak
Ama herkes beni yolumdan çevirmeye çalışıyor diyorsan buraya bak
Ama bunun için fazla yaşlıyım diyorsan buraya bak
Ama çok denedim ve çok başarısız oldum diyorsan buraya bak
Ama fazla kiloluluyum diyorsan (yuh artık) buraya bak
Ama hata yapmaktan korkuyorum diyorsan buraya bak
Yukarıdaki bütün 'ama'ları kullandıysan buraya bak


22 Temmuz 2009 Çarşamba

Hayallerini Kaybetme!

Bir video ile karşılaştım ve sizle paylaşmak istedim. Çünkü bu video benim için anlamlı bir video...

Üç kişiden bahsedeceğim size, tanıştığım ve birebir diyalog kurduğum üç kişi...
Birinci kişi 45 yaşında ve hep pilot olmak istemiş, "Niye olamadın?" diye sorduğumda, "Mümkün değildi" dedi.

İkincisi 26 yaşında, bir kafe işleten biriydi. En büyük hayali uçak sürmek, pilot olmaktı. Ona 'Hala daha olabilirsin, daha kaç yaşındasın ki?' dedim. O da, 'Artık imkansız, kendimi boşa kandırmanın ne faydası var' dedi.

Üçüncü kişi 19 yaşında bir gençti, o da pilot olmak istiyordu ama istediği bölüme girememişti. Dedim, 'Sen istediğini yaparsın, kendine uçak bile alırsın', o da 'İmkansız' dedi.

Ben de dedim, 'Bir şey imkansızsa tam bana göredir', gülümsedi bana. Sonra ben de ona gülümsedim ama içimin bir tarafı üzülüyordu. 19 yaşındaki bir genç hayallerini kaybetmişti.

Ve bu video ile karşılaşınca o üç kişi geldi aklıma, belki izlerler bu videoyu ve hayallerini tekrar yakalarlar.

Umut ediyorum...



19 Temmuz 2009 Pazar

Doğuştan Kör Ressam Eşref Armağan, Görmemesine Rağmen Her Şeyi Çiziyor

Eşref Armağan, çok özel bir Türk ressamdır. Eserleri hem Türkiye çapında, hem de yurt dışında çeşitli sergilerde yer almıştır.

Geçmişte İtalya'dan, bir süre önce de Şangay Büyükşehir Belediye Başkan'dan davetler almıştır. Birçok kereler hem Türk televizyon kannallarında hem de CNN ve BBC gibi kanallarda adından söz edilmiş olmasına rağmen değerli sanatçı ve ressamlarının bulunduğu kitapta Eşref Armağan'ın adı geçmemektedir.

Eşref doğuştan görmez olan bir ressamdır. Hiç bir zaman gün batımını, baharda yeşeren, çiçek açan doğayı, renklerini göremedi. Tuttuğunu koparan, mücadeleci kişiliği ona, duygularını dile getirbilmek için ses, bir anlamda da görmek için göz kazandırmıştır.

Görmeden bu kadar mükemmel eserler ortaya çıkaran bır dehanın eserleri karşısında büyülenmemek elde değil.

Resimleri için: http://www.esrefarmagan.com/works/images.swf

http://www.armagan.com/paintings.asp



Richard St. John'dan Başarının 8 Sırrı

İnsanlar neden başarır? Akıllı olduklarından mı? Yoksa sadece şans mı? Hiçbiri. Analizci Richard St. John, 7 sene boyunca başarının gerçek sırları üzerine yaptığı 500 röportajını bu 3-dakikalık kaçırılmaması gereken slayt gösterisine sıkıştırıyor.

İşte Başarının 8 Sırrı -
1) Tutku
2) Çalışmak
3) En İyisi Ol
4) Odaklan
5) Zorla Kendini!
6) Hizmet
7) Fikir
8) Israr

Videoyu Türkçe altyazılı izlemek için View subtitles yazan yere tıklayıp turkish seçeneğine basın.


10 Temmuz 2009 Cuma

Herkes Senin Aleyhinde Bulunacaktır, Herkes Seni Yolundan Çevirmeye Çalışacaktır. Fakat Sen Buna Karşı Direneceksin.


"Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. Fakat sen buna karşı direneceksin. Önüne sonsuz engeller de yığacaklardır. Kendini büyük değil, küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Bundan sonra da sana büyük derlerse, bunu söyleyenlere güleceksin."
ATATÜRK



6 Temmuz 2009 Pazartesi

26 Haziran 2009 Cuma

Evrenin Bolluk İçinde Olduğunu Farkettiniz mi?



Bize küçüklükten beri öğretilen şey, ‘Ekmek aslanın ağzında' cümlesiydi. Sonra bu değişti ve, ‘Ekme aslanın midesinde' oldu. Şimdi bu inançlarla büyüyen insanlar, olanaklar ve fırsatlar açısından algılarını nasıl kapatıyorlar, evrene yaydıkları enerji (sinyaller) nasıl varın siz düşünün.

Fakat öte yandan evren bize bolluk içinde olduğunu hep bağıra bağıra haykırdı, hem de öyle bir bolluk ki, hani istemediğin kadar deriz ya, aynen onun gibi.

Şimdi biraz örnek verelim.

Efendim, sabah, domatesinizi yiyorsunuz ve içinde yirmiye yakın çekirdek var. Bu çekirdeklerin her biri yine bir domates fidesi olma potansiyelinde.

Yediğiniz her zeytinin içinde zeytin ağacı olabilecek bir çekirdek var ve bir zeytin ağacının ne kadar zeytin verdiğini tahmin edersiniz herhalde.

Gelelim yazın yediğimiz karpuzlara, o çekirdekler ne öyle yahu? Hani bolluk olurda bu kadar mı olur?
Kavuna ne demeli, elma, portakal, mandalina, armut, limon vs. bütün meyveler bire bin veriyor. Sebzelerde aynı, diğer her şey böyle..

Bu yazıyı yazmamın nedeni, her zeytin yiyişinizde, her domates kesişinizde, her karpuz yerken üstünüze başınıza döküşünüzde evrenin bolluğunu hatırlamanız, gülümsemeniz, şükretmeniz ve güçlü frekanslar yaymanız.

Bu arada artık meyve sebze yerken çekirdeklerine dikkat edin, şaşıracaksınız.

24 Haziran 2009 Çarşamba

Bir Dostun Düş Bahçesi

Merhaba arkadaşlar, bu hafta Türkiye'ye gerçekten büyük katkılar yapacağına inandığım Deniz Keller sayesinde Ertan Doğan'la tanıştım.
Kendisi doğuştan Cerebral Palsy (spastik) hastası, yürüyemiyor, kendi ihtiyaçlarını yerine getiremiyor ve bir başkasının yardımı olmadan yaşamına devam edemiyor'

Bu zorluğun durumunu bir düşünün. Hepimizin hayalleri ve gerçekleştirmek istedikleri var, bir de buna karşılık AMA'ları var, daha doğrusu bahaneleri...

Ertan Doğan iki tane roman yazmış, ilk romanı BEN DE VARIM, ikincisi ise ÖLÜME ÇALIM, bu cumartesi Ölüme Çalım romanının imza günü ve tanıtımı olacak, bende orada olacağım, Bursa'da katılmak isteyen arkadaşlar için linki veriyorum http://www.facebook.com/home.php#/event.php?eid=88386765546&ref=mf

Şimdi gelelim bu romanları nasıl yazdığına, kendisi söylüyor, "Romanlarımı ve yazılarımı cep telefonumu sol elime sıkıştırdıktan sonra orta ve yüzük parmağımla tuşlara basarak mesaj şeklinde yazıyorum. Bu mesajları annemin telefonuna gönderiyorum ve annem de bilgisayara aktarıyor.", ve devam ediyor, "Ben insanlara;
...Biz de insanız, aranızda yanı başınızdayız, bizi fark edin. Engelli olmak, evlere hapsolmak bizim için kader olmasın diyorum. Bu yönde kendime bir misyon yükledim. Ve BEN DE VARIM diyorum."

Kendisine ulaşıp ondan bir yazısını istedim ve hemen bana ulaştırdı, şimdi o iki parmakla yazılmış yazıyı sizlerle paylaşıyorum, mutlaka okuyun. Yorum ve düşüncelerinizi yazının altındaki bağlantıya giderek yazabilirsiniz.

Her zaman güçlü yaşayın,
Selam ve sevgiyle, Hakan.

(İşte yazı)

DÜŞ BAHÇEM

Bazen; ‘rüyada mıyım, yoksa yaşadıklarım gerçek mi,’ dediğim anlar oluyor. Son rüyam da gerçekle düşü karıştırdığım anlardan biriydi ve sanırım ömrüm boyunca unutamayacağım.

Geçen gün öğle saatlerinde yatağımda televizyon izlerken içim geçmiş ve kendimi bir rüyanın içinde bulmuşum. Rüyamda; mavi yüzlü, insan görünümlü bir varlıkla birlikte göz alabildiğine uzanan yeşil ovayı ikiye bölen toprak yolda ilerliyorduk. Yolun her iki yanında rengarenk açmış güller, nazlı nazlı sallanan mor renkli laleler, yaseminler ve hanımelileri vardı. Çiçeklerin kokuları birbirine karışmıştı. Birkaç adım ilerleyince rengarenk hercailerin arasındaki turuncu renkli nergisler bize gülümsüyordu adeta. O an nerede olduğumuzu ve nereye gittiğimizi bilmiyordum. Ürkek bir ses tonuyla; “neredeyim,” diyebildim yalnızca.
”Düş Bahçesindeyiz, senin düş bahçende,” yanıtını verdi mavi yüzlü yaratık. ‘Böyle bir yeri anımsamıyorum ki,’ diye düşünürken; “burasını beyninle, yüreğinle sen yarattın,” dedi yaratık...
Böylesine güzel bir bahçeyi görünce eserimle gurur duydum.

Birden, gökyüzünden bir ışık indi ve bizi yukarıya çekti. Uzay filmlerindeki ufolara benzeyen bir aracın içine girdik. Şaşırmıştım ama korkmuyordum. Hatta içerdeki kocaman ekrandan dünyayı izlemek, ilgimi bile çekmişti. Koltukta oturan varlık; “Ertan, seni buraya niye getirdik biliyor musun,” diye sordu. Yanıt veremedim, anlamsız gözlerle ona baktım yalnızca.
”Bizim gezegende hiç engelli yok… Bu yüzden her yıl dünyayı ziyaret eder, yaşamı zor olan bir insanın geçmişte yaşadıklarını siler, yeni bir kader çizgisini devreye sokarız. Seçtiğimiz insanlar genelde engellilerdir,” dedi uzaylı.

“Peki, siz Tanrı mısınız?

“Sen hiç Tanrı’yı gördün mü? Tabi ki Tanrı değiliz. Biz, bu değişiklikleri teknoloji ile başarıyoruz. Senin yaşamını da değiştirelim ister misin?”

Bu öneri karşısında oldukça şaşırmıştım, ne diyeceğimi bilemiyordum.

”Düşüncelerini okuyorum, kim olsa şaşardı böyle bir teklife. İyi düşün, ikinci bir şansın yok!”

“Yürüyebilmeyi çok isterim… Hep hayal kurar, hayalimde yürütürdüm kendimi. Yürüyebilseydim eğer sabah erkenden kalkar, güneşin doğuşunu seyrederdim. Evimizin bahçesindeki ağaçlara su verir, güne merhaba derdim. Aldığım kiloları vermek için sabah koşusuna çıkardım. Dönüşte, istediğimde alabileceğimi bile bile komşumuzun bahçesinden erik çalardım. Öğlen güneşinin kavurucu sıcağında denize girerdim. Kumsaldaki insanların acıyan gözlerle bakışları ve bedenimde can simidi olmaksızın özgürce kulaç atıp, saatlerce yüzmek isterdim. Çok istediğim halde merdivenlerinden çıkamadığım kültür evindeki etkinliklere katılmak, topluma üreten bir insan daha kazandırmak için, üst kata çıkamayan engellileri sırtıma alarak çıkarmak isterdim. Akşam yemeğinde babamın mangalda pişirdiği güzelim balıkları anneme yük olmadan on parmağımla kendim yerdim. Doğum günümü kutlayan yakınlarıma dans ederek eşlik ederdim. Arkadaşlarımla halı sahada futbol maçı yapmaya giderdik. Maç yorgunluğunu atmak için de deniz kenarında bir kafeye oturur, Ege Denizini ve Midilli Adasındaki ışıkları izlerken ülkemizin sorunlarını tartışırdık. Kısacası, hayatı içime sindirerek yaşardım. Teklifiniz çok güzel ama bana vereceğiniz bu ikinci yaşamımda nasıl bir insan olacağım belli mi? Ya çok tehlikeli bir patlayıcı madde keşfeden ve onlarca insanın sakat kalmasına neden olacak biri olursam! Öldüğümde adıma verilecek barış ödülü beni masum kılar mı o zaman? Ya lüks aracımı, engelliler için ayrılmış oto parka çekersem? Engelli aileleri arkamdan; ‘arabası var ya sanki dünyanın tapusu onun zannediyor pis kıro,’ demezler mi? Ya potansiyel engelli olduğumu bile bile işyerime engellilerin kolayca ulaşmasını umursamaz, onlara ikinci sınıf insan muamelesi yaparsam? Engellileri yok sayarsam! Şu ekranda dünyadan yansıyan görüntülerdeki insanları görüyor musunuz? Hepsi yürüyebiliyor, diledikleri gibi yaşıyorlar. Peki, yüzleri niye asık, hiç düşündünüz mü? Onlar; elindeki değerlerin, sahip oldukları güzelliklerin farkında değiller. Pastadan daha büyük bir pay alabilmek için bir yarış içindeler. Hep daha fazlasını istiyorlar. Dünyaya hiçbir katkıda bulunmadan, başkaları için hiçbir şey yapmadan; ‘hep bana,’ diyorlar. Engelli olmak bana çok şey öğretti. Nefes almanın, yaşamanın ne denli güzel olduğunu fark ettim. Eğrisiyle, doğrusuyla böyle olmaktan mutluyum. Beni anlayan, bana değer veren bir ailem var. Geçmişimle barışığım. Bende kötü izler bırakanlara bile kızgın değilim artık. Sonra; dünyadaki tek engelli ben değilim ki… Yalnızca benim yaşantımın değişmesi dünyadaki diğer engellilerin sorunlarını çözecek mi? Siz, benim yaşantımı değiştireceğinize, kendi çıkar kavgalarından başka bir şey düşünmeyen ve yardıma gereksinimi olan insanların sorunlarına gözlerini, kulaklarını kapatan insanların beyinlerini değiştirseniz bizler için bu dünya daha yaşanılası olmaz mı?”

Yaratık durdu, düşündü.

“Değişimi reddeden, böyle bir fırsatın üzerine atılmayan bir tek seni gördüm. Sözlerin çok mantıklı, bundan sonra önerilerini dikkate alacağız. Sen de insanların kafalarının değişmesi için çalış. Yazılarınla insanlara yaşamdaki zorlukları anlat ki onlar da nasıl katkıda bulunacaklarını düşünebilsinler. Unutma ki yazılarını ne kadar kişi okur ve yaşam felsefelerini olumlu yönde değiştirirlerse, düş bahçende o kadar çok çiçek açacak.”

Uzaylının konuşması bitince mavi yüzlü arkadaşımla beni aldıkları yere bıraktılar. Bıraktıkları yerde, toprak yolun solunda gökkuşağının bütün renklerini üzerinde taşıyan hoş kokulu yeni bir çiçek açmıştı. Ellediğimde dikeni elime battı ve elim kanadı. Büyük bir acıyla uyandığımdaysa elim gerçekten kanıyordu. Yere düşmemi engellemek için yatağımın kenarına konulan tekerlekli sandalyemin yan demirine çarpmıştım elimi. Gördüğüm rüyayı anımsayınca gülümsedim ve düş bahçeme yeni çiçekler ekeceğime dair kendime söz verdim.

ERTAN DOĞAN

19 Haziran 2009 Cuma

3 Dakika 22 Saniyenizi Ayırarak Bu Yazıyı Okuyun



Merhaba arkadaşlar, bu hafta Türkiye'ye gerçekten büyük katkılar yapacağına inandığım Deniz Keller sayesinde Ertan Doğan'la tanıştım.
Kendisi doğuştan Cerebral Palsy (spastik) hastası, yürüyemiyor, kendi ihtiyaçlarını yerine getiremiyor ve bir başkasının yardımı olmadan yaşamına devam edemiyor'

Bu zorluğun durumunu bir düşünün. Hepimizin hayalleri ve gerçekleştirmek istedikleri var, bir de buna karşılık AMA'ları var, daha doğrusu bahaneleri...

Ertan Doğan iki tane roman yazmış, ilk romanı BEN DE VARIM, ikincisi ise ÖLÜME ÇALIM, bu cumartesi Ölüme Çalım romanının imza günü ve tanıtımı olacak, bende orada olacağım, Bursa'da katılmak isteyen arkadaşlar için linki veriyorum http://www.facebook.com/home.php#/event.php?eid=88386765546&ref=mf

Şimdi gelelim bu romanları nasıl yazdığına, kendisi söylüyor, "Romanlarımı ve yazılarımı cep telefonumu sol elime sıkıştırdıktan sonra orta ve yüzük parmağımla tuşlara basarak mesaj şeklinde yazıyorum. Bu mesajları annemin telefonuna gönderiyorum ve annem de bilgisayara aktarıyor.", ve devam ediyor, "Ben insanlara;
...Biz de insanız, aranızda yanı başınızdayız, bizi fark edin. Engelli olmak, evlere hapsolmak bizim için kader olmasın diyorum. Bu yönde kendime bir misyon yükledim. Ve BEN DE VARIM diyorum."

Kendisine ulaşıp ondan bir yazısını istedim ve hemen bana ulaştırdı, şimdi o iki parmakla yazılmış yazıyı sizlerle paylaşıyorum, mutlaka okuyun. Yorum ve düşüncelerinizi yazının altındaki bağlantıya giderek yazabilirsiniz.

Her zaman güçlü yaşayın,
Selam ve sevgiyle, Hakan.

(İşte yazı)

DÜŞ BAHÇEM

Bazen; ‘rüyada mıyım, yoksa yaşadıklarım gerçek mi,’ dediğim anlar oluyor. Son rüyam da gerçekle düşü karıştırdığım anlardan biriydi ve sanırım ömrüm boyunca unutamayacağım.

Geçen gün öğle saatlerinde yatağımda televizyon izlerken içim geçmiş ve kendimi bir rüyanın içinde bulmuşum. Rüyamda; mavi yüzlü, insan görünümlü bir varlıkla birlikte göz alabildiğine uzanan yeşil ovayı ikiye bölen toprak yolda ilerliyorduk. Yolun her iki yanında rengarenk açmış güller, nazlı nazlı sallanan mor renkli laleler, yaseminler ve hanımelileri vardı. Çiçeklerin kokuları birbirine karışmıştı. Birkaç adım ilerleyince rengarenk hercailerin arasındaki turuncu renkli nergisler bize gülümsüyordu adeta. O an nerede olduğumuzu ve nereye gittiğimizi bilmiyordum. Ürkek bir ses tonuyla; “neredeyim,” diyebildim yalnızca.
”Düş Bahçesindeyiz, senin düş bahçende,” yanıtını verdi mavi yüzlü yaratık. ‘Böyle bir yeri anımsamıyorum ki,’ diye düşünürken; “burasını beyninle, yüreğinle sen yarattın,” dedi yaratık...
Böylesine güzel bir bahçeyi görünce eserimle gurur duydum.

Birden, gökyüzünden bir ışık indi ve bizi yukarıya çekti. Uzay filmlerindeki ufolara benzeyen bir aracın içine girdik. Şaşırmıştım ama korkmuyordum. Hatta içerdeki kocaman ekrandan dünyayı izlemek, ilgimi bile çekmişti. Koltukta oturan varlık; “Ertan, seni buraya niye getirdik biliyor musun,” diye sordu. Yanıt veremedim, anlamsız gözlerle ona baktım yalnızca.
”Bizim gezegende hiç engelli yok… Bu yüzden her yıl dünyayı ziyaret eder, yaşamı zor olan bir insanın geçmişte yaşadıklarını siler, yeni bir kader çizgisini devreye sokarız. Seçtiğimiz insanlar genelde engellilerdir,” dedi uzaylı.

“Peki, siz Tanrı mısınız?

“Sen hiç Tanrı’yı gördün mü? Tabi ki Tanrı değiliz. Biz, bu değişiklikleri teknoloji ile başarıyoruz. Senin yaşamını da değiştirelim ister misin?”

Bu öneri karşısında oldukça şaşırmıştım, ne diyeceğimi bilemiyordum.

”Düşüncelerini okuyorum, kim olsa şaşardı böyle bir teklife. İyi düşün, ikinci bir şansın yok!”

“Yürüyebilmeyi çok isterim… Hep hayal kurar, hayalimde yürütürdüm kendimi. Yürüyebilseydim eğer sabah erkenden kalkar, güneşin doğuşunu seyrederdim. Evimizin bahçesindeki ağaçlara su verir, güne merhaba derdim. Aldığım kiloları vermek için sabah koşusuna çıkardım. Dönüşte, istediğimde alabileceğimi bile bile komşumuzun bahçesinden erik çalardım. Öğlen güneşinin kavurucu sıcağında denize girerdim. Kumsaldaki insanların acıyan gözlerle bakışları ve bedenimde can simidi olmaksızın özgürce kulaç atıp, saatlerce yüzmek isterdim. Çok istediğim halde merdivenlerinden çıkamadığım kültür evindeki etkinliklere katılmak, topluma üreten bir insan daha kazandırmak için, üst kata çıkamayan engellileri sırtıma alarak çıkarmak isterdim. Akşam yemeğinde babamın mangalda pişirdiği güzelim balıkları anneme yük olmadan on parmağımla kendim yerdim. Doğum günümü kutlayan yakınlarıma dans ederek eşlik ederdim. Arkadaşlarımla halı sahada futbol maçı yapmaya giderdik. Maç yorgunluğunu atmak için de deniz kenarında bir kafeye oturur, Ege Denizini ve Midilli Adasındaki ışıkları izlerken ülkemizin sorunlarını tartışırdık. Kısacası, hayatı içime sindirerek yaşardım. Teklifiniz çok güzel ama bana vereceğiniz bu ikinci yaşamımda nasıl bir insan olacağım belli mi? Ya çok tehlikeli bir patlayıcı madde keşfeden ve onlarca insanın sakat kalmasına neden olacak biri olursam! Öldüğümde adıma verilecek barış ödülü beni masum kılar mı o zaman? Ya lüks aracımı, engelliler için ayrılmış oto parka çekersem? Engelli aileleri arkamdan; ‘arabası var ya sanki dünyanın tapusu onun zannediyor pis kıro,’ demezler mi? Ya potansiyel engelli olduğumu bile bile işyerime engellilerin kolayca ulaşmasını umursamaz, onlara ikinci sınıf insan muamelesi yaparsam? Engellileri yok sayarsam! Şu ekranda dünyadan yansıyan görüntülerdeki insanları görüyor musunuz? Hepsi yürüyebiliyor, diledikleri gibi yaşıyorlar. Peki, yüzleri niye asık, hiç düşündünüz mü? Onlar; elindeki değerlerin, sahip oldukları güzelliklerin farkında değiller. Pastadan daha büyük bir pay alabilmek için bir yarış içindeler. Hep daha fazlasını istiyorlar. Dünyaya hiçbir katkıda bulunmadan, başkaları için hiçbir şey yapmadan; ‘hep bana,’ diyorlar. Engelli olmak bana çok şey öğretti. Nefes almanın, yaşamanın ne denli güzel olduğunu fark ettim. Eğrisiyle, doğrusuyla böyle olmaktan mutluyum. Beni anlayan, bana değer veren bir ailem var. Geçmişimle barışığım. Bende kötü izler bırakanlara bile kızgın değilim artık. Sonra; dünyadaki tek engelli ben değilim ki… Yalnızca benim yaşantımın değişmesi dünyadaki diğer engellilerin sorunlarını çözecek mi? Siz, benim yaşantımı değiştireceğinize, kendi çıkar kavgalarından başka bir şey düşünmeyen ve yardıma gereksinimi olan insanların sorunlarına gözlerini, kulaklarını kapatan insanların beyinlerini değiştirseniz bizler için bu dünya daha yaşanılası olmaz mı?”

Yaratık durdu, düşündü.

“Değişimi reddeden, böyle bir fırsatın üzerine atılmayan bir tek seni gördüm. Sözlerin çok mantıklı, bundan sonra önerilerini dikkate alacağız. Sen de insanların kafalarının değişmesi için çalış. Yazılarınla insanlara yaşamdaki zorlukları anlat ki onlar da nasıl katkıda bulunacaklarını düşünebilsinler. Unutma ki yazılarını ne kadar kişi okur ve yaşam felsefelerini olumlu yönde değiştirirlerse, düş bahçende o kadar çok çiçek açacak.”

Uzaylının konuşması bitince mavi yüzlü arkadaşımla beni aldıkları yere bıraktılar. Bıraktıkları yerde, toprak yolun solunda gökkuşağının bütün renklerini üzerinde taşıyan hoş kokulu yeni bir çiçek açmıştı. Ellediğimde dikeni elime battı ve elim kanadı. Büyük bir acıyla uyandığımdaysa elim gerçekten kanıyordu. Yere düşmemi engellemek için yatağımın kenarına konulan tekerlekli sandalyemin yan demirine çarpmıştım elimi. Gördüğüm rüyayı anımsayınca gülümsedim ve düş bahçeme yeni çiçekler ekeceğime dair kendime söz verdim.

ERTAN DOĞAN


Resim ve Yorumlar İçin Bu Linke Tıklayın
http://www.facebook.com/photo.php?pid=1839670&l=ac69f81f8e&id=547542905

------------------------------
Hakan Mengüç
Doruk Performans / Yaşam Koçu
http://kuantumfizigi.org

13 Şubat 2009 Cuma

Kilo Sorununuz mu var?

Hani sık sık deriz ya, İMKANSIZ DİYE BİR ŞEY YOKTUR!

İşte bu olay, bu sözü tamamen tasdikliyor.

Öyle hanımlar, beyfendiler tanıyorum ki 7 - 8 kilo fazlalığını bile veremiyorlar :)

Kahramanımızın adı Dave Smith, zamanında doktorlar ona 4 ay ömür biçmiş ama gerçek bir karar vererek yaşamını değiştirmiş.

2 yıl sonunda 177 kilo vermiş ve arzuladığı, hayal ettiği bedene kavuşmuş.

Muhteşem değişimi aşağıda...

Evet o, şaşırmayın...




,

6 Şubat 2009 Cuma

100 defa Düşsen de Yine Kalkmalısın, Yine Yine....

Röportajından alıntı

“Hayatımızda kötü şeyler şans eseri veya tesadüfen olabiliyor. Tanrı'nın bir nedeni olmadan hayatımızda hiçbirşeyin olmasına müsade etmeyeceğini ve mutlaka bir amacı olduğunu bilmenin huzuru içindeyim. Ben Finansal Planlama Akademisinin Ticaret Ana Bilim Dalından başarıyla mezun oldum. Aynı zamanda bir motivasyon spikeriyim ve mümkün olan her yerde her fırsatta hikayemi başkalarıyla paylaşmayı seviyorum. Bugünün gençlerini mücadeleye zorlamak ve cesaretlendirmek için bazı konuşmalar geliştirdim. Aynı zamanda kollektif bir şirkette konuşmacı olarak çalışıyorum. Gençlere el uzatmak ve Tanrının benden yapmamı istediği her ne olursa olsun kendimi hazır durumda tutmak gibi bir tutkum var. Ve Tanrı neyi gösterirse onun yolunda olacağım.

İlk kitabımın adı "No Arms, No Legs, And No Worries"("Kolları Yok, Bacakları Yok, ve Endişeleri Yok") olacak. Ben, birşeyi yapmak için arzuya ve tutkuya sahipseniz bunu Tanrı'nın önderliğinde kısa bir zaman içinde başarabileceğinize inanıyorum. İnsanlar olarak, kendimize sebep yokken limitler koyarız. Tannrı bize istediğimiz herşeyi başarabileceğimiz gücü vermişken kendimize limit koymak ne kötü değil mi? Bu durumda Tanrı'yı ve bize verdiği gücü hiçe saymış olmuyor muyuz? Tanrı'nın ve bize verdiği gücün muhteşemliğine inanırsak, yapmak istediğimiz şeye odaklanabilir ve onu başarabiliriz.

Şimdi, arkanıza yaslanın ve hayatınızda başarmak istediklerinizi, hayallerinizi ve hedeflerinizi düşünün. Zamanın herhangi bir noktasında onları zor yada imkansız bulursanız hikayemi yeniden okuyun ve hedeflerinize yürümeye devam edin “...


Ben Mutluyum, Ya Siz // Engeli Ona Engel Değil from Feeder on Vimeo.

10 Kasım 2008 Pazartesi

40 Yaşından Sonra Dünyanın En İyi Yazarı Olmak...

40 Yaşından Sonra Dünyanın En İyi Yazarı Olmak...

- Ya bırak Allahaşkına bu yaştan sonra benden ne köy olur ne kasaba

- Haklısın!

- Gençken çalışsak, uğraşsak olurdu ama bu yaştan sonra olmaz

- Haklısın!

- O dediğin işler için hükümet yalakası olmak lazım, kimse dürüstlükle oraya gelemez

- Haklısın!

- Boş boş konuşuyorsun, bu dediklerin Polyanacılık

- Haklısın!


........

Yolda boş boş yürüyordu 40 yaşındaki adam. Birden bir adamın ‘Akşam bilmem neyin oyunu var. Tiyatroya gelin, tiyatroya gelin’ diye bağırışını duydu.


Cebindeki son parasını tiyatro biletine verdi ve heyecanla oyunu bekledi. Oyunu dikkatle izledi bizim 40 yaşındaki adam ve şaşkın bir ifadeyle, ‘Ne kadar muhteşem’ dedi, kendi kendine. Herkes dağılmıştı ama o hala orda oturuyordu.


Görevliler artık gitmesini söyledi. Ama o görevlilere tiyatro müdürünün nerede olduğunu sordu. Görevliler tiyatro müdürünün odasını gösterdiler. İçeriye girip kendini tanıttıktan sonra pat diye iş istedi tiyatro müdüründen. Çok şanslıydı 40 yaşındaki adam. Çünkü tiyatro da bir temizlikçi arıyordu. Tiyatro müdürü onu bir hafta denedi ve sonra işe aldı.

Her tiyatro oyunu izlediğinde büyüleniyordu 40 yaşındaki adam. Birden bir aşk sardı onu, Tiyatro aşkı.

Oyunlar yazmaya başladı. Sadece 3 saat uyuyor, sabah kalkıp oyun yazıyor hemen ardında da oynuyordu kendi yazdığı oyununu. Akşamleyin yine oyun yazıyordu. Deli gibi çalışıyordu 40 yaşındaki adam, deli gibi çalışıyorda ama bu çalışma onun nirvanasıydı...

Sonra tarih 40 yaşında tiyatroya başlayan bu adamı kayıtlarına William Sheakspeare diye geçirdi.

---------------------------

Bismarck, Alman birliğini kurduğunda 70 yaşındaydı.

Goethe en büyük eseri Faust'u 81 yaşında bitirdi.

Mimar Sinan Süleymaniye Camiini bitirdiğinde 70'in üzerinde idi. Selimiye'yi bitirdiğinde ise 87 yaşındaydı.

Bernard Shaw'ın piyesleri ilk defa sahnelenmeye başladığında 94 yaşındaydı.

----------------------------

İşte bu adamlar umut verdiler, özellikle, 'Ağaç yaşken eğilir' diyenlere... Demek ki uluçınar bile olsa istedikten sonra eğilir...


Hakan Mengüç